...

30.7.2021
1332

BAĞA GEL BOSTANA GEL

Tatlı dile, güler yüze

Doyulur mu, doyulur mu?

Aşkınan bakışan göze

Doyulur mu, doyulur mu?

Ah, doyulur mu, doyulur mu?

Canana kıyılır mı?

Cananına kıyanlar

Hakk'ın kulu sayılır mı?

Merhaba sevgili okurlarım. Bugün eskileri yâd edeceksek şuraya Neşet Ertaş’ın sesiyle bir türkü bırakmadan olmaz dedim. Sizler onu mırıldanadurun, bende sözlerime başlayayım. 

Şöyle Eski Türk edebiyatından Halk Edebiyatına doğru yolculuğa çıktığım şu saatlerde, sizleri yâdıma düşmüş mis gibi leblebi kokan Tavşanlı sokaklarından selamlıyorum. Kesik çayırların değil de koca koca binaların tepelerinden bakan insanlık; bahçe duvarlarından aşamaz oldu. E bahçe duvarından aşamayınca da sarmaşık güllere dolanamayışımız bizi birer buğulu ve huzursuzluk kokan zamanlara taşıdı. Seher vakti yârin kapısını çalamayanlarla, mesaj atmaya bile mecali kalmayan gençliğe, bağlamaların telleriyle bir dokunmak lazım doğrusu. Gönül dağı yağmur yağmur boran olurken bizim aklımız bir karış havada. Bana göre küflenmiş, paslanmış olan mazi değil atimiz. Kalpten kalbe bir yol var da biz mi görmedik. Bu kendinden kopuşunun sebebi nedir insanlığın? Bir türküyle ya da eski bir dosta rastlanıldığı vakit alevlenen geçmişin fotoğrafı çekildiğinde, ne kadar hasretlik çektiğimiz de gözler önüne serilmiyor mu? Eskiye hasretlik, eskide olan, eskide kalan her şeye hasretlik. Kulağımıza bir bağlama sesi geldiğinde yüzümüzde oluşan o gülümsemeye kaç sayfalık kelam yazılır hâlbuki. Nerelisin? Sorusunun cevapları köylerden kentlere doğru genişlemeye başlayınca “Orda bir köy var uzakta” şarkısının da bir önemi kalmıyor artık. Özümüz, nerden geldiğimiz, kim olduğumuz, nerede yaşadığımız? Soruları beni taa pınar başlarına kadar götürdü. Bize anlatılanların günümüze uyarlanış biçiminin değişmesi üzerine, burnumuzda tüten Anadolu bozkırları, kalabalık bir içtenlikte bize gülümseyen balkon teyzeleri, hafta sonları öz topraklara yapılan yolculuklar ve yâdıma düşmeyen biz dizi mazi kırıntısı, hayatımızın unutulmaya yüz tuttuğu yerlerde serpişmekte. Eve gelip daldığım duvarlardan, satırlarımın geri kalanını döktüğümde yanı başımda çalan Neşet baba türküsünün de yardımı çok oldu. Merhumu da pek severim doğrusu. Şu elektrikler gittiği zaman yakılan gaz lambalarının gölgesinden yaptığımız çeşitli hayvanlar, kalabalık sofraların etrafında dostlarla yapılan sohbetler, mahallenin kaldırım taşlarına tebeşirle çizdiğimiz seksekler, saatin “Akşam ezanı okununca eve gel!” olduğu çocukluğumun yıllarında aklıma şair Erdem Beyazıt’ın “Telgrafın tellerini kurşunlamalı”diye başlayan şiirinden şu mısralar geliverdi:

Bir de baharlar bilirim

Apartman odalarında büyüyen çocukların bilmediği bilemeyeceği

Anadolu bozkırlarında

İstanbul’dan çıkıp Diyarbekir’e doğru

Tekerleri yamalı asfaltları bir ağustos susuzluğu ile içen

Cesur otobüs pencerelerinden

Bilinçsiz bir baş kayması ile görülen

Evrensel kadınların iki büklüm çapa yaptıkları tarla kenarlarında

Çıplak ayakları yumuşak topraklara batmış ırgat çocuklarının

Bir ellerinde bayat bir ekmeği kemirirken

Diğer ellerinde sarkan yemyeşil bir soğanla gelen.

Kiminin toprak ile koştuğu, kiminin emek ile koştuğu ama hep ekmek için koştuğu yurdum insanının bugün ki vaziyeti beni hüzünlendirmiyor değil. Sende ne çok şeye üzülüyorsun yahu! diyeceksiniz ama gel de üzülme. 

Bir hatıra ver bana zülfün telinden yârim

Diyen Neşet babayı, Neşe Karaböcekler’i, Bedia Akartürkler’i yurdumun mis gibi kokan ekmek, gözleme, bazlama zamanlarından, samimiyetin menfaat için olmadığı ayağıma toz toprak karışan, anlatıldığı vakit gözlerimi parlatan o “ESKİLER” şimdi yaralı bir ceylan gibi global bir avcının elinde günden güne yok oluyor. Zaman ve yaşayış tarzımıza verdiğimiz yön, geride bıraktıklarımıza haksızlıkmış gibi geliyor. Her türkünün bir hikâyesinin olduğu güzelim halk ezgilerimizin yerini boş ve anlamsız lakırdıların aldığı şu günlerde;

Gayrı dayanamam ben bu hasrete 

Ya beni de götür ya sende gitme 

Dediğimiz maziye,

Bir selam gönder bari

Bayramdan bayrama

Diyerek sözlerimizi tamamlayalım. Çeşme başlarında tutuşan sevdalıkların, hasretle gönderilen mektupların, yayık ayranının, dere kenarında yakılan ağıtların, kavuşmanın, kavuşamamanın, CANIM ANADOLU’mun ocağı sönmesin. 

Canım benim Anadolu

Geçeyim mi senden gayrı? 

Ey bir küçük ekran arkasına saklanan insanlık! Kendine gelmenin vakti gelmedi mi? 


Yorumlar
Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır. Neleri kabul ediyorum: ip adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle pa ylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
Yorum Yaz
park hayat